“Beşikten mezara dek ilim öğreniniz” hadis-i şerifinden hareketle bu Ramazan öncesi Koray Bıyıkoğlu önderliğindeki ekibimiz geniş kapsamlı bir saha araştırması ve istatistik çalışması yaptı. Çarpıcı sonuçlara ulaştık. Şimdi biz susuyoruz ve grafikler konuşuyor.
16 sene önce yaşanan Sivas Katliamını tekrar anlatmaya, özetlemeye gerek yok. Bugün bunun hakkında ne yapılması isteniyor, ne söyleniyor? Ona bakmak istiyorum.
Sivas Katliamının son on yıldönümünde de “Madımak Oteli müze yapılsın” talebi telaffuz ediliyor. Pankartlarda “Madımak müze olacak” yazıyor. Mitingler yapıp hep bir ağızdan bunu bağırıyorlar. İmza kampanyaları tertip ediyorlar. Rakı masalarında konu açıldığında “Madımak Oteli müze olmalı” diyorlar.
Kâinatta hiçbir kimsenin bir şey için “Ol” demesiyle o şey olmaz. Madem “Madımak müze yapılsın” diyorsunuz siz bunu derken birilerinin bunu gerçekten yapması lazım. Peki nasıl? gerisi
Türkiye'de bir motorlu araca sahipseniz ödemeniz gereken vergiler ve bunların yanında yerine getirmeniz gereken yükümlülükler var.
Bunlardan biri motorlu taşıtlar vergisi. Altı ayda bir tahsil edilir. Adı üstünde vergi olduğu için karşılığında bir hizmet alınmaz. Devlet “öde” der araç sahibi de öder.
İkincisi trafik sigortası. Yıllık olarak yapılır. Aracınız için çok daha kapsayıcı ve pahalı olan kasko sigortasını yaptırsanız bile yine de trafik sigortası yaptırmak zorundasınız. Trafik kontrolünde aracın trafik sigortası olmazsa polis cezayı yazdığı gibi arabayı da bağlayabilir. Cezasıyla birlikte yaptırmak icap eder.
Bu ikisinden toplanan para devletimize yetmediği için bir de “fenni” muayene denen bir şey var. İki üç sene öncesine kadar muayene istasyonları devletin elindeydi. Aracınızla bu muayene istasyonuna gidiyordunuz. Görevliler arabanın hemen hemen hiçbir özelliğine bakmıyorlardı. Sadece şasi numarasını kontrol edip arabanın çalıntı olmadığından emin oluyorlar; yangın tüpünü ve ilk yardım çantasını da kontrol edip imzayı basıyorlardı. Kişinin aracında yangın tüpü vs. eksikse bunlar muayeneye gitmeden önce konu komşudan tedarik ediliyor ertesi gün de sahibine iade ediliyordu.
Aracınızı en iyi serviste tepeden tırnağa kontrol ettirseniz dahi yine de “fenni” muayeneye girmek zorundasınız. Bunun da trafik sigortasına benzer müeyyideleri var.
Yukarıda saydığım üç yükümlülükten ilk ikisi fazla değişmez. Motorlu taşıtlar vergisinin tutarı artar. Trafik sigortasının primleri yükselir. Hepsi o kadar.
Ülkemizde fen alanında büyük ilerlemeler oldu son iki yılda. Baktılar ki “fenni” muayene hiç de fenni şekilde yapılmıyor, aracın sağına soluna şöyle bir bakıp imza atılıyor ve fenni muayene kerhen yapılmış oluyor; muayeneyi çağdaş ilmin ve fennin gereklerine uygun olarak yapmak üzere muayene istasyonlarında reform hareketine giriştiler. gerisi
Bebeklerin ve küçük çocukların en önemli özellikleri yetişkinlerden ciddi derecede farklı bir bilinç düzeylerinin olması. Ben bu küçük insanları sevmeme rağmen onlarla pek de iyi geçinemiyorum. Bir kucağıma alayım seveyim isterim. Her an ağlama zırlama başlayabilir. Ağlama zırlama bir yana çocuk durmadan bir şeyler talep eder. Balon alırsın. Oyuncak at ister. Okey oynarken bok varmış gibi annesinin kucağına çıkar, istekadaki taşları alıp masanın üzerine fırlatır.
Elindekiyle yetinmeyi henüz öğrenmemiştir. Kola içerken birden gazoz ister. Gazozu verirsin yarısını içer diğer yarısını yere döker. Bunların üstüne dondurmayı da yedikten sonra mide fesadı geçirip annesinin üstüne başına kusar. Laftan sözden anlamaz. Uykusu geldiğinde efendice yatıp uyuyacağına daha beter huysuzlaşır. En sonunda ağlaya ağlaya odasına götürülür.
Bu çocukların yaptıklarını ettiklerini yetişkinlerin yaptığını düşünün. Oyuncak ata binen, şarabın yarısını yere döküp şişesini kıran üstüne rakı içen, elindeki cep telefonunu alınca zır zır ağlayan sonra da kucakta odasına götürülüp yatırılan 30 yaşında bir insana kim bilir neler demeyiz? Herhalde kimse böyle birisiyle yan yana olmak istemez. gerisi
Tek başınıza bir restoranda oturdunuz. Yemeğinizi yiyip hesabı istediniz. Garson hesabı getirdi. Hesabın yanı sıra bir tane de kolonyalı mendil getirdi.
Kolonyalı mendilin ambalajının üzerinde oturduğunuz restoranın adı yazıyor. Telefon numarası yazıyor. Web adresi yazıyor. Hatta ambalajın bir yüzünde o restorana nasıl gidebileceğinizi gösteren bir kroki bile var.
Kolonyalı mendilin ambalajını yırttınız. İçinden çıkan mendille ellerinizi sildiniz. Sonra ne olacak? Bütün iletişim ve ulaşım bilgilerin yazılı olduğu boş ambalajı da yanınıza alacak mısınız? Ben olsam almazdım. İçi boş gereksiz bir ambalaj kâğıdı. Çöp. gerisi
Fatih Terim'in Bodrum'da parmağı kopmuş ve denize düşmüş. Dalgıçlar parmağı denizin dibinden çıkartmışlar. Fatih Terim de kopan parmağı ile birlikte özel uçakla İstanbul'a gelmiş. Hemen hastaneye gitmiş ve parmağı yerine dikmişler. Artık parmak yerine kaynayacak mı yoksa düşecek mi o henüz belli değilmiş. Bir süre bekleyip görmek lazımmış. Doktor öyle söyledi basın toplantısında.
Bu benim duyduğum ikinci parmak kopma vakası. Bana anlatılan başka bir olayı nakletmek istiyorum. Yenifoça'da kışları balıkçılık yazları da sahilde kafe işletmeciliği yapan bir büyüğümüz var. Asıl mesleği olan balıkçılıktan ne kazandığını bilmem ama işlettiği kafede boş masa bulmak pek zordu Temmuz ve Ağustos ayları boyunca. Eli sıkı birisi olarak tanınan abimizin sahibi olduğu bu kafeyi Milli Emlak adlı ne idüğü belirsiz kuruluş dozer maarifetiyle yıktığında galiba sekizinci yılını doldurmuştu. Milli Emlak'ın denize çok yakın olduğu gerekçesiyle “yasak” diyerek yıktığı yerde şu an başka bir kafe var. Neyse...
Bu büyüğümüz iki ya da üç sene önce aynen Fatih Terim gibi teknesiyle uğraşırken bir kaza geçirmiş ve - galiba sol elinin - baş parmağı kopmuş. Hemen parmağı alıp arabaya atlamışlar ve yaklaşık yetmiş kilometre uzaklıkta olan Ege Üniversitesine ya da özel bir hastaneye gitmişler. Hastanede kendisi mi sormuş yoksa doktorlar mı söylemiş tam bilmiyorum ama bu ameliyatın ücretinin yaklaşık altı bin lira olduğu söylenmiş. Abimiz miktarı fazla bulmuş ve pazarlığa başlamış. Fiyatı indirme çabaları karşısında doktorlar geri adım atmamış. Neticede abimiz bu ameliyat için altı bin lira ödemeye yanaşmamış ve “getirin bana şu parmağı” demiş. Kendi parmağını tuttuğu gibi muayene odasındaki çöp tenekesine fırlatmış. gerisi
Türkiye'de gösterime giren yabancı filmlerin isimleri genelde Türkçeye tercüme edilir. Bunları çeşitli özelliklerine göre kategorilere ayırmak istedim.
1. Mot-a-mot tercüme edilmesinde sakınca olmayan film isimleri:
2. Türkçeye mot-a-mot çevrilerek anlamını kaybeden film isimleri:
Ankara'da Barış Sitesi adında sessiz sakin bir site vardır. Benim babam bu sitede oturur. Bu sitenin tam ortasında üzerinde o anki saati, o günün tarihini ve hava sıcaklığını anlık olarak gösteren bir pano var.
Fotoğrafta gördüğünüz gibi hava o an 12 santigrat dereceymiş. Bunun gibi hava sıcaklığını anlık olarak gösteren panolara sık sık rastlayabilirsiniz çevrenizde. Hatta Anıtkabir'in otoparkının duvarında bile bunlardan bir tane var.
Sıcaklığı gösteren bir panoya neden ihtiyaç duyuyorum? Ben panonun yanından geçerken kafamı kaldırıp bakıyorum ve o anda sıcaklığın -3, 5, 21 veya 39 santigrat derece olduğunu görüyorum ve bu bilgi benim ne işime yarıyor?
Hali hazırda o noktada bulunduğum için mevcut hava sıcaklığını zaten hissediyorum. Hissettiğim hava sıcaklığının suyun deniz seviyesinde donma noktası ile kaynama noktası arasında kaç dereceye tekabül ettiğini bilmek bana ne kazandırır? Pratik bir bilgi adı üstünde işe yarar bir bilgi olmak zorunda değil midir? Nicel hava sıcaklığı bilgisi aslında ne işe yarar? gerisi
Kavak Yelleri adında bir gençlik dizisi var. Senaryosu Dawson's Creek adlı bir Amerikan dizisinden esinlenmeymiş. Cumartesi geceleri Kanal D'de yayınlanıyor. Pek fazla izlemiş olmasam da bende bıraktığı intiba eğlenceli ve sürükleyici bir dizi olduğu. Senaryosu pek titizlikle yazılmış değil. Saatlerce gelmeyen polisler, mezarlıkta kemik arayan kafadarlar, sapasağlam vaziyette tekneye binip suyun ortasında aniden fenalaşıp ölen çaresiz hastalar var. Bunun gibi birçok saçmalık senaryonun eğretiliği içinde eriyip gidiyor.
Birkaç gencin hikâyesini anlatıyor. Bu diziden hiç haberimin olmadığı zamanlarda bu gençler Urla'da yaşıyorlarmış. Daha sonra hep birlikte İstanbul'a yerleşmişler. Galiba ilk başta hepsi öğrenciymiş. Şimdi kimisi öğrenciliğe devam ediyor kimisi de iş hayatında. Gençlerden birinin adı Aslı. 19 yaşında. Önceleri dizinin kahramanlarından Deniz ile berabermiş. Daha sonra ondan ayrılmış ve yine dizinin kahramanlarından Efe ile birlikte olmaya başlamış. Her iki birliktelik de tutkulu aşklarmış. Önceleri çok iyi dost olan Deniz ve Efe'nin bu sevgili değişikliğinden sonra araları bozulmuş. Haftalarca belki de aylarca hiç görüşmemişler ve daha sonra birkaç ölüm kalım meselesi, dizi klişesi mahiyetindeki hayat kurtarma sahnesi ile Deniz ile Efe eski dostluklarına geri dönmüşler.
4 Nisan 2009 tarihi bir Cumartesi günüydü. Birden içim geçti ve yatağıma yattım. Salondaki televizyonda ise bu dizi açıktı. Pek derin bir uyku uyuyamadım. Duyduğum kadarıyla bu Aslı bir öğrenci yurdunda kalmaya başlamış ve bir nedenden dolayı yurt müdürü Aslı'nın bekâret muayenesine tabi tutulmasını talep ediyor. Dizinin tekrarını izledim. Meğerse yurt müdürü kendisini daha önce üst bir makama şikâyet eden Aslı'dan intikam almak için bir komplo kurmuş ve Aslı ve Efe'yi saçma sapan bir tertiple yurt odasına sokmuş ve orada bir süre yalnız kalan çifti basmış. Bunun üzerine de bekaret kontrolü işini çıkartmış. gerisi
Baştan söyleyeyim. Bu yazı “Aptal özenti! Sen üzerinde ne yazdığını bilmediğin kazağı giyersen al sana müstahaktır” mesajının verildiği bir yazı değildir.
Geçtiğimiz yıl Mart ayında gazetelerde çıkan bir haber dikkatimi çekmişti. Arkadaşlar arasında da konuşmuştuk bunun hakkında. Önce şu haberi bir okuyalım. Muhtemelen hatırlayacaksınız.
Antalya'da bir mermer firmasında yöneticilik yapan Mehmet Çobanoğlu (32), üzerinde “Şık p...enk” anlamına gelen İngilizce “Mod pimp” yazılı kazağı kendisine satan mağaza hakkında şikâyetçi oldu. Kazaktaki yazıyı okuyan turistlerin alaylı bakışlarıyla karşı karşıya kaldığını, bazılarınsa “Elinde kadın var mı?” diye sorduğunu belirten Çobanoğlu, “Onurum kırıldı” dedi.
Öfkeyle firmayı arayan Çobanoğlu, “Biz öyle bir mal satmadık” yanıtını alınca aynı gün elindeki fatura ve yanında tanıklarla birlikte savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Avukat Alper Savran, müvekkilinin bu olay nedeniyle arkadaşları arasında uzunca bir süre alay konusu olduğunu öne sürerek, “Müvekkilime ayıplı mal satıldı. Bunun cezası yasada açık” dedi. Tüketiciyi Koruma Derneği Antalya Şube Başkanı Avukat Abdullah Özçulcu, “Bilinerek satılması suç teşkil eder. Bilinmeden satılması durumunda yabancı dil olduğu için gizli ayıp teşkil eder. Bu nedenle ürünün yenisi veya bedel iadesi zorunludur. Satıcı, bilerek satmışsa manevi tazminat ödemeyle de mahkûm olabilir” diye konuştu.
Mademki savcılığa suç duyurusunda bulunulmuş ve konu mahkemeye intikal etmiş o zaman konuyu tafsilatlı olarak değerlendirelim. gerisi
Hali hazırda yemek yemekten bahsedilmezken "Nerede yiyelim?" demenin Türkçe açısından yanlış olduğunu düşünüyorum. "Yemek" fiili Türkçede "yemek yemek" anlamını kapsamıyor bence. Bundan dolayı İngilizcedeki "Anyway, where to eat tonight?" soru cümlesinin doğru tercümesi "Neyse, bu akşam nerede yiyelim?" değil "Bu akşam nerede yemek yiyelim?" olmalı. Cevap olarak "yemek yemek" ikilemesinin birinci "yemek"ini atıp "Colonnade Salonu'nda yiyebiliriz" demek yanlış olur mu olmaz mı; işte ondan emin değilim. gerisi
Aşağıdaki birkaç paragrafı bir kitapta okudum. Saat sabahın beşiydi. Uyuyamıyordum ve uykumu getirmesi için bunların yazılı olduğu kitabı okumaya başlamıştım. Okuduğum ilk satırla birlikte şaşkına döndüm ve her paragrafta şaşkınlığım gitgide arttı. Kitabın uykumu getirmesi bir yana gülmekten karnıma ağrı girdi ve birkaç saat daha uyuyamadım.
Yazı Sanayi Devrimi'nin ilk yıllarında fabrikalarda iş bulmak için İngiltere'nin sanayi şehirlerine göç eden İrlandalılar hakkında. İrlandalıların ne kadar yoksul, ayyaş ve pis olduklarını ve sahip oldukları komik ve iğrenç alışkanlıkları anlatıyor.
Bu paragrafları okuduğum kitabın adı İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu. 1845 yılında Friedrich Engels tarafından yazılmış. Friedrich Engels denen adam, sakalı pislikten yağ bağlamış bir Alman Yahudisi ve komünizmin kurucusu olan Karl Marks'ın baba parasıyla Britanya'ya gitmiş yancısıdır. Yancı olduğu bu ikilinin heykellerinde bile bellidir. Aşağıdaki resimde oturan kişi Karl Marks. Yanında emir eri gibi dikilen de Friedrich Engels. gerisi
Bu bir sorudur ancak bu soruyu anlamak ve çözümü üzerinde düşünmek için belli bir bilgi birikimine gerek yoktur.
Kerim, bir uzun yol otobüs sürücüsüdür. Ankara ile İstanbul arasında çalışmaktadır.
Bir Cumartesi günü saat 13.00 seferiyle Ankara terminalinden İstanbul'a hareket etmeden önce terminalde bulunan sayısal loto bayisinde 50 kuruş karşılığında bir kolon sayısal loto oynar. Sayısal loto toplumdan yoğun ilgi gören bir oyundur.
(Sayısal loto oyununu bilmeyenler için açıklayalım, oyunu biliyorsanız bu kısmı geçebilirsiniz: Sayısal loto oyununda katılımcılar oynadıkları her bir kolonda toplam 49 adet sayı içerisinde 6 tane sayı seçerler. Her kolon için 50 kuruş öderler. Yapılan çekilişte söz konusu 49 sayı içerisinden 6 sayı belirlenir. Çekiliş sonucunda belirlenen 6 adet sayı ile kendi oynadıkları 6 sayı eşleşen katılımcı veya katılımcılar milli piyango gibi daha önceden belirlenmemiş ancak yatırılan kupon sayısı ile doğru orantılı olarak artan ikramiyeyi almaya hak kazanırlar. Bir başka şekilde ifade etmek gerekirse 6 tutturanların ne kadar ikramiye alacağı tüm katılımcıların ne kadar para yatırdığına bağlıdır.)
Kerim, bir kolondan oluşan kuponunu cebine koyar ve yola çıkar. Kupona yazdığı altı sayıyı da ezbere bilmektedir. Bolu Dağındaki dinlenme tesislerinde otobüs mola verir. Otobüsten inip dinlenme tesislerine girdiğinde orada çalışan bir arkadaşına rastlar. Arkadaşı bu tesiste garsondur. Kerim, garson arkadaşına bir kolon sayısal loto oynadığını ve o akşam altıyı tutturmayı umduğunu söyler. Arkadaşı da kendisinin de oynamak istediğini ancak tesiste veya tesisin civarında oynayabileceği herhangi bir bayi olmadığını söyler ve Kerim'e şöyle bir teklifte bulunur: “Senin bir kolondan oluşan ve 50 kuruş yatırmış olduğun kuponunu 50 kuruş karşılığında yani maliyetine satın almak istiyorum. Sen nasıl olsa birkaç saat içerisinde İstanbul'da olacaksın. Orada tekrar oynayabilirsin.”
Kerim akılcı ve mantıklı biridir. Bu şartlar altında garson arkadaşının teklifine Kerim nasıl yanıt vermeli ve ne yapmalıdır? Üç seçeneği vardır: gerisi